15 Mart 2012 Perşembe

Balkanlar, Osmanlı Bakiyesi Türkiye ve Yeni Rusya

Bazı akademisyenlere göre Balkanlar, tarihin her döneminde, barındırdığı jeo-stratejik konumla, dünya siyasetini şekillendirmek isteyen her gücün üzerinde konakladığı coğrafyalardan biridir[1]. Yine bazı akademisyenlere göre Balkanlar, Rusya’yı modern dünyanın eski ticaret merkezine[2] bağlayan, Karadeniz ile Akdeniz’e komşu olan, savaşlar sırasında üzerindeki halkların kanlarını bu denizlere akıtan, bahtı kara yeni özgür[3] yarımadadır. Rus jeopolitikçilerine göreyse Balkanlar, Soğuk Savaş’ın sonra erdiği fakat Soğuk Savaş’ın sıfır toplamlı tarih anlayışının gizliden gizliye sürdürüldüğü bir yerkürede Batı’dan, modern dünyanın eski merkezinden gelecek olası tehditlerin önalınmasını sağlayacak geniş bir siperdir. Küçük çaplı ve düşük yoğunluklu çatışmalar içinse arkasına saklanılacak minyatür bir barikat. Kaldı ki, savaş çanlarının her an ses verdiği bugün de, söz konusu bölge bu özelliğini korumaktadır. Lakin diğer özellikleri bir yana, sadece bu özelliği nedeni ile bu bölge, yirminci yüzyılın son on yılında kan ve gözyaşı ile sulanmıştır.

Belki yakın dönem olması sebebiyle Almanya, İtalya ve Japonya dünya ölçeğinde “merkezi devletler” olarak bilinir ama Balkanların asıl merkezi devletleri neredeyse iki yüzyıl boyunca İngiltere, Fransa ve henüz Sovyet olmayan Rusya olmuştur. Çünkü birbirleriyle mücadele ederek ortak iyiye hizmet ettiklerini kendilerine dikta ettiren kapitalist felsefenin gelişmesi ile beraber yeni pazar arayışına çıkan, bu amaçla, Japonya da dâhil olmak üzere, Osmanlı’dan Çin’e kadar büyük küçük tüm ulusları birer pazar haline getiren asıl ülkeler bunlardır. Hatta sırf bu yüzden, henüz “milliyet” kavramı ile tanışmamış Balkan halklarını, yolladıkları misyonerler aracılığıyla bölmüş, savaşa tutuşturmuş ve kendi çıkar ve arzuları doğrultusunda bu bölgeyi şekillendirmişlerdir.

Bu ülkelerden Rusya için, Hıristiyan ve Slav olan halkları bir çatı altında Balkanlar yarımadasında toplamak ta imparatorluk döneminden beri en büyük hayaldi. Daha sonra, Çift Başlı Kartal’ın sahip olduğu bu hayal, Panslavizm felsefesi ile ideolojik bir kılıfa büründü ve son yüzyılda bu ideoloji, sosyalist dünya görüşü ile kaplandı. Artık Rusya, Balkanların içlerine doğru nüfuz etmeye hazırdı. Önündeki tek büyük engel ise Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları’ndaki gibi imparatorluğun çok uluslu bir yapıdan müteşekkil olmasıydı. Bundan dolayı evde asimilasyon politikası ile toplumlardaki farklılıkları törpüleyen Sovyet Rusya, aralarına ayrılık sızan Balkan toplumlarını daha da ayrıştırmıştır[4]. Çünkü ancak bu sayede Balkanlar bölgesine daha kolay nüfuz edecektir.[5] Balkanlar bölgesindeki en büyük ütopya olan “Pax Sovietica” arayışları ise Gorbaçov ile sona ermiştir. Bundan sonra ise tarih, Doğu ve Batı Avrupa’nın yakınlaşmasına sahne olacaktır.

Soğuk Savaş sonrası Balkanlar bölgesinde, eski bloklar arasındaki sınırların yavaş yavaş ortadan kalkması ile birlikte merkezi Avrupa ülkelerinin de iştahı kabarmaya başlayacaktır. Bu kabaran iştah ise iki taraf arasındaki yakınlaşma hızını daha da arttıracaktır. Lakin yerkürede nasıl dünya kuzey ve güney olmak üzere ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan ikiye ayrılıyorsa; Balkan yarımadasındaki ülkeler de bu şekilde kısa süre içerisinde ikiye ayrılmaya başlayacaktır. Yarımadanın kuzey ülkeleri Batı Avrupa ile artan ticari ve teknolojik ilişkiler sayesinde nasıl gelişecek ise aradaki uzaklık nedeni ile bağları her iki taraftan da kopan yarımadanın güney ülkeleri aynı şekilde uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlayacak ve kendilerini büyük bir boşlukta hissedeceklerdir. Bu sefer destek verecek eski yoldaş (Sovyet Rusya) da yoktur yanlarında. Ne yazık ki Balkan yarımadasının yeni çocuklarınca sergilenen “tours de force[6]” kısa sürmüştür.

Lakin Soğuk Savaş’ın statik yapısının sona ermesi ve küreselleşen ve hızla değişen dünyanın içinde bulunan uluslararası sistemin dinamik bir hal almasına “Osmanlı bakiyesi” Türkiye’nin duyarsız kalması beklenemezdi. Nitekim de öyle oldu. Bu açıdan Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında Balkanlar, Türkiye’nin kısmi anlamda önem verdiği ve kısmi olarak bazı gelişmelere müdahil olduğu alanlardan biri haline gelmiştir. Örneğin, başlarda Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün desteklenmesini resmi devlet politikasının Balkan ayağının ana iskeleti haline getiren Türkiye, söz konusu cumhuriyetin dağılmaktan kurtulmasının imkânsız olduğunu anlamasından sonra söz konusu coğrafyada yer alan Türklerin ve Müslümanların haklarını koruma altına almaya yönelik politikalara yönelmiştir. Fakat her zamanki gibi bunda da tek bırakılmamış, Rusya, İngiltere, ABD ve ABD’nin kucağında büyüyen Almanya gibi diğer büyük güçler de bölgedeki çeşitli kesimleri desteklemeye başlamıştır.

Hatta o dönemde, Türkiye henüz “yabancılaştırmadan uzaklaşma” kavramı ile tanışmamış olduğundan ve çeşitli sebeplerle Yunanistan’ı kendisine düşman olarak gördüğünden dolayı Yunanistan ile sorunları olan Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Makedonya gibi ülkelerle askeri işbirliği antlaşmaları imzalamıştır[7]. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın hemen ardından, henüz rahat bir nefes bile almadan bölgeye yönelmesini sağlayan temel unsur ise Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman nüfusun Türkiye’de yer alan akrabalarının Türk hükümeti üzerinde yoğunlaşan lobivari baskılardır. Ayrıca bölgede art arda vuku bulan etnik ve dini çatışmaların bölgenin iki temel dinamiği olan Bulgaristan ve Yunanistan’a sirayet ederek, bölgede üçüncü bir Balkan Savaşı’nın çıkması şüphesi de o dönem Türk hükümeti üzerinde itici bir güç oluşturmuştur.

18. ve 19. yüzyılların toprak amaçlı genişleyen Çarlık Rusya’sı, 20. yüzyılda ideolojik amaçlı olarak Batı ile arasına tampon kurmak için Balkanlara nüfuz ederken, Soğuk Savaş sonrası, özellikle de 21. yüzyılda, sahip olduğu enerji kaynaklarının mevcut pazarlara aktarılması için söz konu bölgeye büyük ilgi duymaktadır. Balkanlar aynı zamanda Rusya için, Ukrayna üzerinden geçirmek zorunda olduğu petrol ve doğalgaz boru hatlarına alternatif bir güzergâh oluşturması açısından oldukça stratejik bir bölgedir. Buna karşın Balkanlardaki haklarla tarihi, kültürel ve dini bağları olan Türkiye, söz konusu halklarla yeni yüzyılda da kültürel bağlarını arttırmalı, bu bağları ekonomik işbirliği antlaşmalarıyla, Rusya’nın da bölgedeki stratejik hedeflerini dikkate alarak güçlendirmelidir.


[1] Meydana gelen olaylardan dolayı “barut fıçısı” deyimi ile anılan bir coğrafya olduğu da unutulmamalıdır.
[2] Yerkürenin ticari merkezinin Asya’ya kayması sebebiyle bu cümledeki modern dünyanın eski ticaret merkezi ifadesi ile dünyanın eski ticari merkezi Avrupa kastedilmektedir.
[3] Yeni özgür ifadesi ile Sovyetler Birliği ve Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin dağılması sonucu Baltık ve Adriyatik Denizi kıyılarında kurulan ve Batı kültürünün yeni parçalarını oluşturan özgür yeni cumhuriyetler kastedilmektedir.
[4] Bu, Tito ile Stalin’in o dönemde arasını açan bir diğer sebeptir. Çünkü Balkanlarda bölücü bir politika izleyen Stalin, uyguladığı bu politika ile Tito’nun bütünleşme çabalarını sekteye uğratıyordu.
[5] Stalin, Balkan bölgesine daha rahat nüfuz edebilmek için Yugoslav lider Tito’yu koltuğunda etmek istese de, halk nezdindeki saygınlığı nedeniyle bunu başaramamıştır.
[6] Söz konusu ifade uluslararası ilişkiler literatürüne aittir ve Türkçe “güç gösteri” anlamına gelmektedir.
[7] Bu ülkelerin Türk ve Müslüman unsurlar barındırması tabii ki de bir diğer ana sebeptir.

4 Mart 2012 Pazar

Bahreyn’de Yaşananlar ve Perde Arkası


Bahreyn, tükenen petrol rezervleri ve karmaşık demografisine rağmen bölgesinde oldukça stratejik bir yere sahip olmasından dolayı, sadece Bahreyn kraliyet ailesi için değil, Amerika ve bölge liderliği için savaşan iki önemli bölgesel güç olan Suudi Arabistan ve İran için de oldukça önemlidir. Öyle ki; ülke nasıl İran ve Suudi Arabistan arasına sıkışıp kalmışsa, demografisi de aynı coğrafyası gibi Şiiler ve Sünniler arasında sıkışıp kalmıştır. Bundan dolayı, ülkede yaşananlar sadece kraliyet ailesinin yönetim krizi değil, aynı zamanda Şii-Sünni yönetim krizine de dönüşmüştür. İran nükleer faaliyetlerinden dolayı her ne kadar Bahreyn’de yaşananlara müdahale edememiş olsa da, Suudi Arabistan ülkeye kriz sırasında müdahale ederek krizin kendisi için ne kadar mühim olduğunu açıkça göstermiştir.

Arap Uyanışı’nın Kuzey Afrika ülkelerinde başarı sağlamasından sonra gözler şimdi de Basra Körfezi’ne dönmüş, Bahreyn’de bundan nasibini almıştır. Fakat özellikle belirtmek gerekir ki; bu ülkelerde vukuu bulan her bir halk hareketinin tarihin derinliklerinde kökleri vardır ve hiçbiri birden ortaya çıkan hareketler değildir. Bahreyn de bu kuralın bir istisnası değildir. Çünkü yakın bir zamanda Bahreyn’de ortaya çıkan kriz uzun yıllardır verilen bir mücadelenin bugüne yansıyan parçasından başka bir şey değildir. Bu devam eden mücadelenin yanına bir de halk nezdinde artan “daha ileri reform arzusu” eklenince kriz doğal olarak patlak vermiştir.

Tüm bunların yanı sıra, Mısırlı protestocuların Bahreynli muhaliflerin üzerindeki artan psikolojik etkisi ise bardağı taşıran son damla olmuştur. Öyle ki; kendilerine yönetimde söz hakkı verilmediğini düşünen Şii gruplar ile yönetimde reformun gerekli olduğuna inanan Sünni taraflar birleşince Bahreyn’de böyle bir olayın patlak vermesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bahreynli protestocular hiçbir şekilde durdurulamıyorlardı. Reform için sokaklara dökülen Bahreynli vatandaşlar, hızlarını alamayarak yönlerini rejimin lağvedilmesine döndürmüşlerdi. Bu ise hem Bahreyn Başbakanı hem de Suudi Arabistan yönetimi için kabul edilemezdi. Müdahale için Bahreyn Başbakanı’nın açık daveti ve Suudi Arabistan yönetiminin olumlu cevabı yeterliydi, öyle de oldu.

Öncelikle belirtmek gerekir ki; “14 Mart Yarımada Kalkanı” müdahalesi içerisinde birçok mesajı barındırmaktadır. Çünkü Bahreyn yönetiminin ayaklanmayı bastırmaya yeterli gücü olmadığı, bu nedenle kendisine yakın hissettiği Suudi Arabistan’dan ilave asker istediği yönündeki yorumlar oldukça yüzeysel tespitlerdir. Bunun en büyük sebebi, Bahreyn’de ülke nüfusunun yüzde 10’una yakın bir kesiminin ya asker ya da polis üniforması taşıyor olmasıdır. İkinci önemli sebep ise polislerin İnci Kavşağı’nda düzenlenen ilk gösterilerde sertlik anlamında sergilemiş oldukları yüksek performanstır. Temelde bu iki sebepten dolayı denilebilir ki; söz konusu bu müdahale ile Suudi Arabistan, hem Bahreyn içerisindeki protestoculara, hem kendi içerisindeki göstericilere hem de Halife ailesi içindeki reform yanlısı ılımlılara gözdağı vermiştir. Suudi Arabistan’ın bu müdahalesi, aynı zamanda, Suudi Arabistan’ın, Körfez bölgesindeki statükonun koruyucusu olduğunu İran’a açıkça göstermiş, bu müdahale ile Suudi Arabistan İran’a karşı bölgede üstünlük sağlamıştır.

Olaylar öncesinde, Bahreyn yönetimi içerisinde muhafazakâr şahinler ile ılımlı reformcular şeklinde ortaya çıkan ayrışma en çok Suudi Arabistan’ın ulusal çıkarını tehlikeye atıyordu. Çünkü bir tarafta polis gücüne sahip muhafazakâr şahinler ve Başbakan Halife El-Halifa, diğer yanda ise ordu gücünü elinde bulunduran ılımlı reform yanlıları ve Veliaht Prens Selman El-Halifa vardı[1]. Lakin 11 Mart Riffa olayları sırasında “varlık korkusu” içerisine düşen Bahreyn hükümeti tüm reform politikalarını rafa kaldırdı. Ayrıca, Veliaht Prens’in elinde caydırıcı güç olan ordunun üstünlüğü de ortadan kalkmış, muhafazakâr şahinler lehine dönmüştü.

Suudi Arabistan’ı böyle bir müdahaleye iten diğer bir sebep ise Prens’in elinde bulunan caydırıcı ordu gücünün de yardımıyla muhafazakâr şahinlerin yönetimden tasfiyesi edilmesi ihtimaliydi. Çünkü böyle bir durum tıpkı Tunus’tan sonra tüm Kuzey Afrika’ya yayılan halk hareketleri gibi Bahreyn’de başlayan uyanış da tüm Basra Körfezi’ne yayılabilirdi. Tıpkı Tunus’tan sonraki ilk adresin yakın komşusu olan Mısır olması gibi Bahreyn’de yaşanacak bir reform hareketinin yaratacağı dalgalar da, onun en yakın komşusu olan Suudi Arabistan’ı etkileyebilirdi ki; bu Suudi yönetiminin arzu edeceği en son şey olacaktı. İşte bu durumun vukuu bulmasını engellemek isteyen Suudi yönetimi, Bahreyn Başbakanı’nın “acil” yazılı davetine en kısa sürede cevap vermişti. Bu cevap ayrıca, Veliaht’ın ileride atmak isteyeceği adımların önünü de, şimdilik, kapamıştı.

Amerika’nın, kraliyet ailesi içerisindeki mücadele sırasında yakın takipte kalması ama yine de mücadeleye müdahalede bulunmamasının en önemli sebebi, mücadelenin sonucunun adadaki uzun vadeli stratejik ve siyasi çıkarlarını etkilemeyecek olmasıdır. Çünkü aslında, Amerika’nın adadaki uzun vadeli siyasi planları arasında ülkenin Amerikan istekleri doğrultusunda dönüştürülmesi de vardır. Bu mücadele esnasında bunun kendiliğinden olabileceğini düşünmüş ve “bekle ve gör” politikası uygulamayı uygun görmüştür. Değişim kendi arzusu yönünde olmasa da, uzun vadeli dönüşüm planı sadece beklemeye alınmış, yeri ve zamanı gelince tekrar devreye konulmak üzere sadece rafa kaldırılmıştır.

Son yaşanan olaylarda Bahreyn “rejiminin üstünlüğü” ile “protestocuların çoğunluğu” karşı karşıya gelmiştir. Çatışmalarda ölen kişilerin naaşlarının toprağa verilmesi, bu naaşlar için her akşam ülkedeki evlerin çatılarından atılan tekbir sesleri ve işyerlerinde devam eden grevler ile direniş taze tutulmaktadır. Hizbullah lideri Nasrallah’ın “Tiranları kanlarınızla devirin!” çağrısı ile de bu tazelik perçinlenmiştir. Tüm bunlara karşın, yaşananların sona erdirilmesi için tarafların hiçbirinden somut bir adım gelmemiştir. Türkiye’den bile…
Son müdahalenin ardından, müdahale öncesinde Sünni kesimin yaşadığı varlık korkusunu, şimdi de Şii kanadı yaşamaktadır. Ayrıca muhaliflerin iyice sivrildiği bir zaman diliminde Amerika’nın, “Bahreyn’in içişlerine hiçbir surette karışmayacağını” duyurması da olayı iyice karmaşıklaştırmaktadır. Çünkü olası bir gösteride dökülecek Şii kanı sonucunda İran’ın ve buna karşın artan muhalif hareketler sonucunda yine kendisini varlık korkusu içerisinde hisseden Bahreyn yönetiminin çağrısı sonucunda olaylara müdahil olan Suudi Arabistan’ın denkleme dâhil olması ile Basra Körfezi bir çıkmazın içerisine daha düşebilecektir.

Tüm bu olanlardan sonra denilebilir ki; bölgede şiddetin sona ermesi, reformların gerçekleştirilmesi ve diyalogun devam ettirilmesi için Amerika, Suudi Arabistan ve İran’ın bölge üzerine üçlü bir uzlaşısı gerekmektedir. Bölgede nüfuz sahaları oluşturmaya çalışan bu üç önemli aktör arasında oluşacak böyle bir uzlaşı ise, ne yazık ki, kısa vadede mümkün görünmemektedir.


[1] Amerikan yönetiminin ilk kesim üzerine yoğun bir psikolojik baskısı vardır.

Asya Kim için Bir Fırsatlar Bölgesi?


Dünya hızla değişiyor. Eskiden Amerikan rüzgârını arkasına alıp Avrupa Birliği’ne girmeye çalışanlar, bugün özelde Çin’in, genelde ise Asya’nın yükselişinden fayda sağlamak istiyorlar. Bunun başında ise eski süper güç Birleşik Devletler gelmektedir. Bunun yanı sıra Amerika, bölgenin güvenliğinin sağlanmasında da önemli bir rol üstlenmek istemektedir. Bunun açık bir göstergesi ise ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından “Foreign Affairs” dergisinde kaleme alınan makaledir. Lakin bu makale ile eş zamanlı olarak piyasaya Çin aleyhtarı bazı dedikodular da sürülmektedir. Bundan dolayı denilebilir ki, Amerika’nın önündeki en büyük engel Çin’e rağmen bölgeye giremeyecek olmasından dolayı Çin ile beraber yaşamasını öğrenmek zorunda kalacağıdır.

Zira bazılarına göre Çin de tıpkı “Monroe izolasyonizmi” altında sakin adımlarla hareket eden ABD gibi emperyalisttir. Hatta bu düşünceyi ileri sürenlere göre Çin, ABD’den daha fazla emperyalisttir. Bu görüşü ileri sürenlerin en temel savı ise Pekin yönetiminin Orta Doğu’dan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar ticari antlaşmalar yolu ile gittikçe artan oranda yatırım yapması neticesinde küresel anlamda artan nüfuzu örnek gösterilmektedir. Hâlbuki ekonomi-politik anlamda “emperyalizm”, silahlı güç de dâhil olmak üzere her türlü politik aracın kullanılarak hedef ülkenin emperyalist ülke tarafından kendi pazarına eklemlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Diğer antlaşmalar bir yana, Çin’in sadece Afganistan ile imzaladığı “petrol antlaşması” bile bu düşünceyi yanlışlamaktadır. İmzalanan antlaşma ile Çin Ulusal Petrol Kuruluşu, Afganistan’daki ilk yabancı petrol şirketi unvanı kazanmış bulunmaktadır. Amuderya Havzası’ndaki faaliyetler sonucu elde edilecek karın % 70’inin Afganistan’a kalacak olması, hem antlaşmanın en önemli özelliği hem de Çin’in emperyalist olduğu yönündeki “asılsız” savlara indirilen en ağır darbedir.

Aynı Çin, 2007 yılında, Kabil hükümetinden, dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan “Aynak” sahasının da işletme hakkını almıştır. Bu çerçevede Çin tarafından kurulan enerji santralleri de Kabil’in enerji ihtiyacının büyük oranda tek başına karşılamaktadır. Benzer bir şekilde Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında, 7,6 milyar dolar civarındaki Afganistan GSMH’sına 3 milyar dolarlık ek yatırım da yapmıştır ve vergiler yoluyla sadece bu projeden, Afgan hükümeti 5 yıl içinde 2 milyar dolar ek gelir elde edecektir. Bu açıdan gittiği yerde sadece kar elde etmek isteyen ABD’nin aksine Çin, güttüğü karşılıklı yarar felsefesi sayesinde küresel anlamda bir “sempati halesi” oluşturduğu kesindir.

Bilim insanları tarafından öngörülen bir gerçeğe göre gelecek Asya’da yatmaktadır. Bu öngörüye katılan, başta Clinton olmak üzere ABD dış politika yapıcılarına göre de ABD, yüzünü, stratejik ve ekonomik yükselişin yatağı olan Asya’ya dönmeli ve bölgeyi “fırsatlar bölgesi” haline döndürmelidir. Clinton’ın kaleme aldığı makale de bu düşüncenin aynası niteliğindedir. Çünkü bu makaleye göre diplomatik, ekonomik ve stratejik anlamda ABD, Asya-Pasifik bölgesine olan mevcut yatırımlarını arttırmalıdır. Bu düşünceye göre bu, Amerikan devlet adamlığının birincil görevidir[1].

Bazı bilim insanları ise ABD’nin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’yı hiç terk etmediğini ileri sürerek, niçin Amerika’nın Asya’ya geri dönmesi gerektiğini haklı olarak sorgulamaktadır. Bu soruya cevabı ise yine kendi içlerinde, borsa darbesinin beşiğinde olan Avrupa’nın yanında ABD’nin, Asya-Pasifik’teki yerini de sağlama alma ve bölgede her ne kadar hâkim güç olma statüsü sallantıda da olsa “belirleyici güç” olma statüsünü daimileştirme olarak vermektedirler.

Fakat aynı bilim insanlarına göre bunun önünde iki büyük engel vardır: İlki, ABD’nin, Çin ile yaşamayı artık öğrenmesi gerektiğidir. Bu düşünceye göre ABD her ne kadar söylem anlamında bunu başarmış olsa da, pratikte bu engel hala devam etmektedir. Buna örnek olaraksa, Çin’in bir iç sorun olarak gördüğü Tibet ve Tayvan konusunda ABD’nin hala söz konusu iki bölgeye bazen perde arkasından bazense açıktan yaptığı yardımlar gösterilmektedir. Bununla bağlantılı olarak da ikinci engel, ABD’nin, Çin’in durmayan yükselişini kendi hegemonyasına hala doğrudan bir tehdit öğesi olarak görmesidir. Denge politikası izlemeye çalışan Orta Asya’daki ve Asya-Pasifik’teki ülkeler de bu fikre, kendi açılarından, sıcak bakmaktadır. Onlara göre ABD’nin Asya bölgesindeki varlığı, kendilerinin stratejik dengeyi gözeten politikalarına ve küresel güvenlik ve istikrara yararlı olacaktır. Aksi takdirde, bölgede başlayan bir “liderlik yarışı” sıfır toplamlı bir bölgesel anlayışı da beraberin de getirecektir ki bu, bölgesel istikrar ve güvenliğin köküne kibrit suyu dökecektir.

 Uzun lafın kısası; birlikte yaşamayı öğrenen iki büyük liderin bölgeye sunacakları istikrar ve güvenlik sayesinde Asya yakalamış olduğu büyüme trendini sürdürecek, bu bölge ülkelerinin daha da yakınlaşmasına yardımcı olacaktır. Lakin bu sefer de akıllara gelen soru şudur: “Birbirlerine yakınlaşan bölge ülkeleri ABD’ni bölgeden dışlamaya kalkarlar mı?” El cevap: Bu neredeyse imkânsızdır. Diğer bir tabirle, pek de medeni olmayan yasaların hüküm sürdüğü uluslararası ortamda, her bölgede, Çin ile ABD birlikte yaşamı öğrenmeli ve bu yolla küresel istikrar ve güvenliğe olumlu katkılarda bulunmalıdır. Ancak bu sayede fırsat kollayan radikal güçlere, bazı bölgeler “altın tepsi” içinde hediye edilmeyecektir.


[1] Hala Arap Baharı ile haşır neşir olan Türk dış politika yapımcılarının da birincil görevi artık biraz da Asya ile ilgilenmek olabilir mi acaba?

3 Mart 2012 Cumartesi

Arap Baharı, Türkiye Kışı


Türkiye Cumhuriyeti dış politikası için, Ahmet Davutoğlu’nun 1 Mayıs 2009 tarihi itibariyle dış politika yapımının en üst kademesine oturması ile yeni bir dönemin başladığı şüphesizdir. Çünkü bölgesel şartlar ve uluslar arası konjonktür de buna uygundu. Öyle ki; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da büyük bir “Arap Boşluğu” mevcuttu. Bunun temelde iki sebebi vardı: İlki söz konu bölgelerde yer alan ülkelerin, Filistin sorununda ve İsrail’in dengesiz ve ölçüsüz politikalarında yetersiz kalmalarıydı. İkinci önemli boşluk sebebi ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin bölgelerinde hükmettiği halklar nezdinde bulunmayan “meşruiyet boşluğu” idi. Öyle ki; iki kollu bu dehlizin oluşturdu büyük Arap Boşluğu Havuzu Davutoğlu’nun eğilimleri, entelektüel birikimi ve kararlılığı ile birleşince Türkiye’nin Arap Mahallesi’nde lider olması kaçınılmazdı.

Ahmet Davutoğlu’nun felsefesi belliydi: Yüzü ve atacağı okun yönünü Batı’ya döndüren Türkiye, yayı ne kadar çeker ve çektiği yayın içerisine Ortadoğu ile Kuzey Afrika’nın ne kadarını alırsa ok o kadar Batı’ya gidecekti. Diğer bir tabirle, Doğu’da derinleşen Türkiye aynı oranda Batı’da derinleşecekti[1]. Bu yüzden Doğu ve Batı birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıydı. Davutoğlu için Doğu ile Batı, tıpkı bir parmağın ucunda bulunan et ve tırnak gibiydi, ayrılmaz birer parçaydılar. Bu aynı zamanda, Soğuk Savaş zamanından beri sergilemek istenilen çok taraflı dış politikayı da mümkün kılan bir araç olacaktı. Teoride her şey çok güzeldi…

Fakat Doğu ve Güney ile kurulan ilişkiler öyle bir hal aldı ki; Libya’nın Kaddafisi, Suriye’nin Esadı, İran’ın Ahmedinejadı ve Sudan’ın Ömer El Beşir’i ile yürütülen ilişkiler hiç beklenmedik bir hal almaya başladı. Bu ilişkiler yumağını artan İsrail karşıtlığı destekledi. Bu karmaşıklaşan ilişkiler yumağında ise Batı’nın dikkatini en çok çeken olay, Türkiye’nin Batı ile kavgalı ya da Batı karşıtı “radikal” rejimler ile kurduğu sağlam ilişkiler olmuştu. Bunun sonucu ise Libya’ya düzenlenecek olan müdahale için Paris’te toplanan ilk toplantıya Iraklı bazı yetkililerin çağrılmasına karşın Türkiye’ye herhangi bir çağrı yapılmamasıydı. Sanki NATO Irak topraklarını kullanacaktı, sanki Irak’ın orada önemli yatırımları vardı, sanki olası göç dalgasının bir ayağı da Irak olacaktı... Model ülke olarak tanıtılan, bölgedeki bazı ülkeler tarafından “ağabey” olarak anılan ve istikrar abidesi ekonomisi ile göz dolduran ülke sanki Türkiye değildi. Olan olmuştu. Batı’ya karşı gelen Türkiye’nin, Libya müdahalesinin dışında bırakılarak faturası kesilmişti.

Türkiye’nin bölgede dışlanmasına sebep olan diğer bir faktör ise İsrail ile arasının bozulması sonrası söz konusu bölgedeki arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık rolünü büyük oranda yitirmesiydi. Çünkü bir ülkenin arabulucu olarak bir donmuş sorunda (frozen conflict) görev alabilmesi için çatışan tarafların bu arabulucuya güven duyması gerekmektedir. Hâlbuki İsrail tarafında bu güven şu an için yoktur ve İsrail ile Suriye, İsrail ile Arap devletleri, hatta Abbas ile Hamas arasındaki husumetin ortadan kaldırılması dolaylı olarak İsrail ile alakalıdır. Türkiye, İsrail ile olan ilişkilerini düzeltmezse, bu sebeple de, bölgeden dışlanmayla karşı karşıya kaldı ve kalacaktır[2].

Türkiye görece basit olan Tunus ve Mısır sınavında başarılı olsa da, Libya’da fırtınaya fena yakalandı. Her ne kadar usta kaptan fırtınalı havada belli olsa da, Türkiye bu fırtınada iyi bir sınav veremedi. Müdahaleye ilk anda karşı çıkan Davutoğlu ve kurmayları “Değişim!” diye bağıran Ortadoğu halklarına karşı statükonun savunuculuğunu yaptılar. Şimdi ise hem hukuki (de jure) hem de fiili (de facto) olarak savaşın içindeler fakat savaşmadıklarını iddia etmekteler. Öyle ki; bu zıt durum yakın bir zaman önce Libya’daki Türk konsolosluğunun Libyalı muhalifler tarafından taşlanmasına bile sebep olmuştur.

Tunus ve özellikle de Mısır halk hareketleri sonucunda Ortadoğu yeni bir döneme girmiştir. Aslında bu açıdan, 2011 yılı bir milat olarak da nitelendirilebilir. Hatta bazıları, Ortadoğu’da meydana gelen halk hareketleri için “demokratikleşme yolundaki doğum sancıları” benzetmesini yapmaktadırlar. Çünkü söz konusu bölgede Arap Boşluğu’nun yanı sıra bir demokrasi boşluğu bulunmakta, bu ise siyasi bir boşluğa neden olmaktaydı. Bu boşluğa bir de Amerika ve Amerika’nın oluşturduğu koalisyon güçleri içinde de yer alan ve bölgede önemli nüfuzları olan aktörlerin basiretsizliği eklenince bölgede stratejik bir boşluk kendiliğinden doğmuştu. İşte bu siyasi karmaşa[3] ve stratejik boşluk içerisinde Türkiye ister istemez bir model ülke olarak belirmişti. Çünkü her ne kadar iç dinamiklerinde birtakım sıkıntıları olsa da, bölgede Türkiye kadar modern, müreffeh, demokratik ve istikrarlı bir ülke daha yoktu. Başka bir ifade ile Türkiye’nin yükselen grafiği sadece iktidar partisinin başarılı politikaları değil; bundan daha önemlisi bölgede var olan siyasi ve stratejik boşluktan kaynaklanmaktaydı.

Mısır’da Mübarek’in gitmesi ve yerine geçici ordu hükümetinin gelmesi ile Türkiye daha önce önünde bulduğu o geniş hareket alanının kapandığını görmeye başlamıştır. Çünkü yeni Kahire, hem İsrail hem de Hamas ile olan ilişkisinde halkın sesine daha fazla kulak vermeye başlamıştır. İç dinamikleri açısından da, Müslüman Kardeşler’e yönelik siyasi yasağın kalkması ile Mısır, daha az sorunlu bir ülke haline gelmiştir. Bu ise Türkiye’nin, bölgede İsrail, Hamas ve Filistin konularında hamiliğe oynayarak Ortadoğu halklarının gönlüne girme döneminin sonuna geldiğinin bir göstergesi olarak belirmeye başlamıştır. Hatta sonbahar aylarında yapılacak olan Mısır ulusal seçimleri demokratik bir şekilde geçerse Türkiye’nin modelliği bile son bulabilecektir. Ayrıca olası bir Mısır Modeli’nin bölgede, Türkiye Modeli’nden daha hızlı bir şekilde yayılması ve daha kolay bir şekilde kabul edilme olasılığı daha yüksektir. Çünkü Mısır, yüzyıllarca Arap dünyasının hem kültürel hem de siyasi anlamda merkezi olmuştur. Mezhepsel sorunların aşılması için Türkiye’ye duyulan ihtiyaç elbet devam edecektir[4]. Ama Türkiye’nin rolü her geçen gün azalacaktır[5]. Bu ise yazının başında belirttiğim bölgesel derinliğin sığlaşmasına yol açacaktır ki; bu, Türkiye’nin AB ile yürüttüğü ilişkilerde yeni bir strateji belirlenmesini zaruri kılacaktır.

Belki Arap Baharı Türkiye’nin küresel diplomasisinde büyük bir delik açtı ama hiç kuşkusuz, bitirici darbe Suriye’den geldi. Esad yönetimindeki Şam yönetimi, kendisinden reform haberleri beklenirken; önce askerlerini, sonra tanklarını, bununla da yetinmeyip helikopterlerini kendi halkı üzerine sürdü[6]. Tüm bu olup bitenler Türkiye’nin bölgede azalan rolünü ortaya koyması açısından önemlidir. Çünkü ne Kaddafi Türkiye’nin arabuluculuk tekliflerine olumlu cevap vermiş ne de Esad Ankara’nın reform çağrılarına kulak kabartmıştır.

Tüm bu olup bitenlerin sonucunda, ayrıca, bölgede kısa bir süre içinde oluşturulan İran-Suriye-Türkiye ekseni de çökmüştür. Çünkü Suriye’nin içinde bulunduğu bu zorlu dönemde İran, Şam yönetiminin yanında durmuş; buna karşın Türkiye, İran’dan Suriye’ye giden şüpheli kargoyu durdurarak Suriye’yi arkasından vurmuştur. Bu durum, Türkiye’nin uzun bir süre bölge liderlerine ılımlı mesajlar yollamasına rağmen birden uluslar arası toplum ile aynı yönde hareket etmeye karar vermesini açıklar niteliktedir.

Tüm bu olaylar gösteriyor ki; Türkiye’nin çevresinde yer alan “komşu” diktatörlerle yürütmeye çalıştığı sıfır sorun politikası iflas etmiştir. Türkiye 12 Haziran seçimlerinden kısa bir süre sonra Suriye üzerine düzenlenecek olan BM Konferansı’nda Rusya’nın karşısında, uluslararası toplumun yanında tavır almaya hazırlanmaktadır. Çünkü “küresel vizyoner diplomasi” bunu emretmektedir. Türkiye önümüzdeki bu yeni dönemde halk hareketlerini destekleyen, özgürlük, eşitlik ve hakkaniyet kavramlarına vurgu yapan, istikrarlı büyümesi ile bölgede ilgi odağı haline gelen, evrensel değerlere dayalı yeni yumuşak gücünü ön plana çıkaran bir tutum sergileyecektir[7]. Ancak bu sayede bölge üzerinde sallanan koltuğunu düşmekten kurtarabilecektir.

Uzun bir zaman önce doğan ama yakın zaman önce ortaya çıkan halk hareketleri sonucunda iyice belirgin hale gelen Arap Boşluğu’nun halk tarafından doldurulması arzu edilendi. Çünkü Müslüman Mahallesi’nde istikrar için halk katılımı yüksek, topluma karşı sorumluluk sahibi olan ve halkın sesine kulak veren yönetimlerin iktidara gelmesi zaruriydi. Fakat Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir konu vardı ki hayati bir öneme sahipti. Türkiye Ortadoğu’da, Filistin davasına ağabeylik yapacak bir ülkenin bulunmaması sebebiyle Filistin davasına hamilik yapıyor, bu sayede söz konu bölgenin halkları nezdinde büyük bir saygınlık kazanıyordu. Öyle ki; Müslüman Mahallesi’nin sakinlerinin evlerinde yer alan Ahmedinejad resimleri yerini Erdoğan’ın resimlerine bırakmıştı. Hatta bazılarına göre Filistin Sorunu Türkiye’yi, Türkiye Filistin Sorunu’nu beslemişti. Fakat şimdi ne olacaktı? Çünkü eski Mısır yönetimine karşın yeni Mısır yönetimi Filistin davasına ve İsrail’in bu davada takındığı ölçüsüz tavra karşı hoşgörülü olmayacağını açıkça belirtmişti. Yeni Mısır yönetimi Gazze halkının hamisi olmaya kalkarsa Türkiye bu durumda Ortadoğu’da ne ile hareket edecek ve Türkiye’nin yeni enstrümanı ne olacaktı? İşte bu konuyu Türk dış politika yapımcılarının ciddiyetle üzerine eğilip düşünmesi gerekmektedir. Çünkü aksi takdirde, Müslüman Mahallesi’ndeki Arap Boşluğu dolarken Türkiye Müslüman Mahallesi’nde yeni bir boşluğa sürüklenebilecektir.


[1][1] Türkiye amaçladığı bu politika ile AB’li yetkililerin çokça seslendirdiği temel savlardan biri olan “Türkiye’nin Birlik’e dahil olması durumunda Birlik sadece Türkiye’nin geleceğine değil, aynı zamanda Türkiye’nin yanı başındaki sorunlu bölgelerin sorunlarına da ortak olacaktı.” tezini de boşa çıkarmayı amaçlamaktaydı.
[2] Bazı durumlarda Yahudi lobisinin, Türkiye’nin lehine, Rum ve Ermeni lobilerine karşı dengeleyici rolü olduğu da unutulmamalıdır.
[3][3] Daha öncesinde var olan ama özellikle Irak’ın Amerika tarafından işgali sonrasında artan Sünni-Şii çatışması bunun en somut örneğidir.
[4] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Necef Ziyareti” bunun en büyük kanıtıdır.
[5] Hamas ile El Fetih’in, Türkiye’nin yıllardır uğraşmasına rağmen Mısır hükümetinin değişmesinin üzerinden on gün geçmeden, Mısır aracılığıyla barışması bunun somut göstergesidir.
[6] Tüm bunlar, Türkiye’nin sadece “10 kilometre” uzağında olmuştur.
[7] Amerika’nın da benzer bir politika sergilemeye başlaması oldukça ilgi çekicidir. Amerika’nın bu politikası, özellikle Washington’un yeni Ankara büyükelçisi Riccardione’nin atanması ile ön plana çıkmaya başlamıştır.