Dünya
hızla değişiyor. Eskiden Amerikan rüzgârını arkasına alıp Avrupa Birliği’ne
girmeye çalışanlar, bugün özelde Çin’in, genelde ise Asya’nın yükselişinden
fayda sağlamak istiyorlar. Bunun başında ise eski süper güç Birleşik Devletler
gelmektedir. Bunun yanı sıra Amerika, bölgenin güvenliğinin sağlanmasında da önemli
bir rol üstlenmek istemektedir. Bunun açık bir göstergesi ise ABD Dışişleri
Bakanı Hillary Clinton tarafından “Foreign
Affairs” dergisinde kaleme alınan makaledir. Lakin bu makale ile eş zamanlı
olarak piyasaya Çin aleyhtarı bazı dedikodular da sürülmektedir. Bundan dolayı
denilebilir ki, Amerika’nın önündeki en büyük engel Çin’e rağmen bölgeye
giremeyecek olmasından dolayı Çin ile beraber yaşamasını öğrenmek zorunda
kalacağıdır.
Zira
bazılarına göre Çin de tıpkı “Monroe
izolasyonizmi” altında sakin adımlarla hareket eden ABD gibi
emperyalisttir. Hatta bu düşünceyi ileri sürenlere göre Çin, ABD’den daha fazla
emperyalisttir. Bu görüşü ileri sürenlerin en temel savı ise Pekin yönetiminin
Orta Doğu’dan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar ticari
antlaşmalar yolu ile gittikçe artan oranda yatırım yapması neticesinde küresel
anlamda artan nüfuzu örnek gösterilmektedir. Hâlbuki ekonomi-politik anlamda “emperyalizm”, silahlı güç de dâhil olmak
üzere her türlü politik aracın kullanılarak hedef ülkenin emperyalist ülke
tarafından kendi pazarına eklemlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Diğer
antlaşmalar bir yana, Çin’in sadece Afganistan ile imzaladığı “petrol antlaşması” bile bu düşünceyi
yanlışlamaktadır. İmzalanan antlaşma ile Çin Ulusal Petrol Kuruluşu,
Afganistan’daki ilk yabancı petrol şirketi unvanı kazanmış bulunmaktadır.
Amuderya Havzası’ndaki faaliyetler sonucu elde edilecek karın % 70’inin
Afganistan’a kalacak olması, hem antlaşmanın en önemli özelliği hem de Çin’in
emperyalist olduğu yönündeki “asılsız”
savlara indirilen en ağır darbedir.
Aynı
Çin, 2007 yılında, Kabil hükümetinden, dünyanın en büyük ikinci bakır madeni
olan “Aynak” sahasının da işletme
hakkını almıştır. Bu çerçevede Çin tarafından kurulan enerji santralleri de
Kabil’in enerji ihtiyacının büyük oranda tek başına karşılamaktadır. Benzer bir
şekilde Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında, 7,6 milyar dolar civarındaki
Afganistan GSMH’sına 3 milyar dolarlık ek yatırım da yapmıştır ve vergiler
yoluyla sadece bu projeden, Afgan hükümeti 5 yıl içinde 2 milyar dolar ek gelir
elde edecektir. Bu açıdan gittiği yerde sadece kar elde etmek isteyen ABD’nin
aksine Çin, güttüğü karşılıklı yarar felsefesi sayesinde küresel anlamda bir “sempati halesi” oluşturduğu kesindir.
Bilim
insanları tarafından öngörülen bir gerçeğe göre gelecek Asya’da yatmaktadır. Bu
öngörüye katılan, başta Clinton olmak üzere ABD dış politika yapıcılarına göre
de ABD, yüzünü, stratejik ve ekonomik yükselişin yatağı olan Asya’ya dönmeli ve
bölgeyi “fırsatlar bölgesi” haline
döndürmelidir. Clinton’ın kaleme aldığı makale de bu düşüncenin aynası
niteliğindedir. Çünkü bu makaleye göre diplomatik, ekonomik ve stratejik
anlamda ABD, Asya-Pasifik bölgesine olan mevcut yatırımlarını arttırmalıdır. Bu
düşünceye göre bu, Amerikan devlet adamlığının birincil görevidir[1].
Bazı
bilim insanları ise ABD’nin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’yı hiç terk
etmediğini ileri sürerek, niçin Amerika’nın Asya’ya geri dönmesi gerektiğini
haklı olarak sorgulamaktadır. Bu soruya cevabı ise yine kendi içlerinde, borsa
darbesinin beşiğinde olan Avrupa’nın yanında ABD’nin, Asya-Pasifik’teki yerini de
sağlama alma ve bölgede her ne kadar hâkim güç olma statüsü sallantıda da olsa “belirleyici güç” olma statüsünü
daimileştirme olarak vermektedirler.
Fakat
aynı bilim insanlarına göre bunun önünde iki büyük engel vardır: İlki, ABD’nin,
Çin ile yaşamayı artık öğrenmesi gerektiğidir. Bu düşünceye göre ABD her ne
kadar söylem anlamında bunu başarmış olsa da, pratikte bu engel hala devam
etmektedir. Buna örnek olaraksa, Çin’in bir iç sorun olarak gördüğü Tibet ve
Tayvan konusunda ABD’nin hala söz konusu iki bölgeye bazen perde arkasından
bazense açıktan yaptığı yardımlar gösterilmektedir. Bununla bağlantılı olarak
da ikinci engel, ABD’nin, Çin’in durmayan yükselişini kendi hegemonyasına hala
doğrudan bir tehdit öğesi olarak görmesidir. Denge politikası izlemeye çalışan Orta
Asya’daki ve Asya-Pasifik’teki ülkeler de bu fikre, kendi açılarından, sıcak
bakmaktadır. Onlara göre ABD’nin Asya bölgesindeki varlığı, kendilerinin stratejik
dengeyi gözeten politikalarına ve küresel güvenlik ve istikrara yararlı
olacaktır. Aksi takdirde, bölgede başlayan bir “liderlik yarışı” sıfır toplamlı bir bölgesel anlayışı da beraberin
de getirecektir ki bu, bölgesel istikrar ve güvenliğin köküne kibrit suyu
dökecektir.
Uzun lafın kısası; birlikte yaşamayı öğrenen
iki büyük liderin bölgeye sunacakları istikrar ve güvenlik sayesinde Asya
yakalamış olduğu büyüme trendini sürdürecek, bu bölge ülkelerinin daha da
yakınlaşmasına yardımcı olacaktır. Lakin bu sefer de akıllara gelen soru şudur:
“Birbirlerine yakınlaşan bölge ülkeleri ABD’ni bölgeden dışlamaya kalkarlar
mı?” El cevap: Bu neredeyse imkânsızdır. Diğer bir tabirle, pek de medeni
olmayan yasaların hüküm sürdüğü uluslararası ortamda, her bölgede, Çin ile ABD
birlikte yaşamı öğrenmeli ve bu yolla küresel istikrar ve güvenliğe olumlu
katkılarda bulunmalıdır. Ancak bu sayede fırsat kollayan radikal güçlere, bazı
bölgeler “altın tepsi” içinde hediye
edilmeyecektir.
[1] Hala
Arap Baharı ile haşır neşir olan Türk dış politika yapımcılarının da birincil
görevi artık biraz da Asya ile ilgilenmek olabilir mi acaba?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder