Bazı akademisyenlere göre Balkanlar,
tarihin her döneminde, barındırdığı jeo-stratejik konumla, dünya siyasetini
şekillendirmek isteyen her gücün üzerinde konakladığı coğrafyalardan biridir[1]. Yine bazı akademisyenlere
göre Balkanlar, Rusya’yı modern dünyanın eski ticaret merkezine[2]
bağlayan, Karadeniz ile Akdeniz’e komşu olan, savaşlar sırasında üzerindeki
halkların kanlarını bu denizlere akıtan, bahtı kara yeni özgür[3]
yarımadadır. Rus jeopolitikçilerine göreyse Balkanlar, Soğuk Savaş’ın sonra
erdiği fakat Soğuk Savaş’ın sıfır toplamlı tarih anlayışının gizliden gizliye
sürdürüldüğü bir yerkürede Batı’dan, modern dünyanın eski merkezinden gelecek
olası tehditlerin önalınmasını sağlayacak geniş bir siperdir. Küçük çaplı ve
düşük yoğunluklu çatışmalar içinse arkasına saklanılacak minyatür bir barikat. Kaldı ki, savaş çanlarının her an ses verdiği bugün de,
söz konusu bölge bu özelliğini korumaktadır. Lakin diğer özellikleri bir yana,
sadece bu özelliği nedeni ile bu bölge, yirminci yüzyılın son on yılında kan ve
gözyaşı ile sulanmıştır.
Belki yakın
dönem olması sebebiyle Almanya, İtalya ve
Japonya dünya ölçeğinde “merkezi devletler”
olarak bilinir ama Balkanların asıl merkezi devletleri neredeyse iki yüzyıl
boyunca İngiltere, Fransa ve henüz Sovyet olmayan Rusya olmuştur. Çünkü birbirleriyle
mücadele ederek ortak iyiye hizmet ettiklerini kendilerine dikta ettiren
kapitalist felsefenin gelişmesi ile beraber yeni pazar arayışına çıkan, bu
amaçla, Japonya da dâhil olmak üzere, Osmanlı’dan Çin’e kadar büyük küçük tüm
ulusları birer pazar haline getiren asıl ülkeler bunlardır. Hatta sırf bu
yüzden, henüz “milliyet” kavramı ile
tanışmamış Balkan halklarını, yolladıkları misyonerler aracılığıyla bölmüş,
savaşa tutuşturmuş ve kendi çıkar ve arzuları doğrultusunda bu bölgeyi
şekillendirmişlerdir.
Bu ülkelerden Rusya için,
Hıristiyan ve Slav olan halkları bir çatı altında Balkanlar yarımadasında
toplamak ta imparatorluk döneminden beri en büyük hayaldi. Daha sonra, Çift
Başlı Kartal’ın sahip olduğu bu hayal, Panslavizm felsefesi ile ideolojik bir
kılıfa büründü ve son yüzyılda bu ideoloji, sosyalist dünya görüşü ile
kaplandı. Artık Rusya, Balkanların içlerine doğru nüfuz etmeye hazırdı.
Önündeki tek büyük engel ise Osmanlı ve Avusturya-Macaristan
İmparatorlukları’ndaki gibi imparatorluğun çok uluslu bir yapıdan müteşekkil
olmasıydı. Bundan dolayı evde asimilasyon politikası ile toplumlardaki
farklılıkları törpüleyen Sovyet Rusya, aralarına ayrılık sızan Balkan toplumlarını
daha da ayrıştırmıştır[4].
Çünkü ancak bu sayede Balkanlar bölgesine daha kolay nüfuz edecektir.[5]
Balkanlar bölgesindeki en büyük ütopya olan “Pax Sovietica” arayışları ise Gorbaçov ile sona ermiştir. Bundan
sonra ise tarih, Doğu ve Batı Avrupa’nın yakınlaşmasına sahne olacaktır.
Soğuk Savaş sonrası Balkanlar
bölgesinde, eski bloklar arasındaki sınırların yavaş yavaş ortadan kalkması ile
birlikte merkezi Avrupa ülkelerinin de iştahı kabarmaya başlayacaktır. Bu
kabaran iştah ise iki taraf arasındaki yakınlaşma hızını daha da arttıracaktır.
Lakin yerkürede nasıl dünya kuzey ve güney olmak üzere ekonomik, siyasal ve
sosyal açıdan ikiye ayrılıyorsa; Balkan yarımadasındaki ülkeler de bu şekilde
kısa süre içerisinde ikiye ayrılmaya başlayacaktır. Yarımadanın kuzey ülkeleri
Batı Avrupa ile artan ticari ve teknolojik ilişkiler sayesinde nasıl gelişecek
ise aradaki uzaklık nedeni ile bağları her iki taraftan da kopan yarımadanın güney
ülkeleri aynı şekilde uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlayacak ve kendilerini
büyük bir boşlukta hissedeceklerdir. Bu sefer destek verecek eski yoldaş
(Sovyet Rusya) da yoktur yanlarında. Ne yazık ki Balkan yarımadasının yeni
çocuklarınca sergilenen “tours de force[6]” kısa
sürmüştür.
Lakin Soğuk Savaş’ın statik
yapısının sona ermesi ve küreselleşen ve hızla değişen dünyanın içinde bulunan uluslararası
sistemin dinamik bir hal almasına “Osmanlı
bakiyesi” Türkiye’nin duyarsız kalması beklenemezdi. Nitekim de öyle oldu.
Bu açıdan Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında Balkanlar, Türkiye’nin kısmi anlamda önem
verdiği ve kısmi olarak bazı gelişmelere müdahil olduğu alanlardan biri haline
gelmiştir. Örneğin, başlarda Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin toprak
bütünlüğünün desteklenmesini resmi devlet politikasının Balkan ayağının ana
iskeleti haline getiren Türkiye, söz konusu cumhuriyetin dağılmaktan
kurtulmasının imkânsız olduğunu anlamasından sonra söz konusu coğrafyada yer
alan Türklerin ve Müslümanların haklarını koruma altına almaya yönelik
politikalara yönelmiştir. Fakat her zamanki gibi bunda da tek bırakılmamış, Rusya,
İngiltere, ABD ve ABD’nin kucağında büyüyen Almanya gibi diğer büyük güçler de
bölgedeki çeşitli kesimleri desteklemeye başlamıştır.
Hatta o dönemde, Türkiye henüz “yabancılaştırmadan uzaklaşma” kavramı
ile tanışmamış olduğundan ve çeşitli sebeplerle Yunanistan’ı kendisine düşman
olarak gördüğünden dolayı Yunanistan ile sorunları olan Arnavutluk, Bosna-Hersek
ve Makedonya gibi ülkelerle askeri işbirliği antlaşmaları imzalamıştır[7]. Türkiye’nin Soğuk
Savaş’ın hemen ardından, henüz rahat bir nefes bile almadan bölgeye yönelmesini
sağlayan temel unsur ise Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman nüfusun Türkiye’de
yer alan akrabalarının Türk hükümeti üzerinde yoğunlaşan lobivari baskılardır.
Ayrıca bölgede art arda vuku bulan etnik ve dini çatışmaların bölgenin iki
temel dinamiği olan Bulgaristan ve Yunanistan’a sirayet ederek, bölgede üçüncü
bir Balkan Savaşı’nın çıkması şüphesi de o dönem Türk hükümeti üzerinde itici
bir güç oluşturmuştur.
18. ve 19. yüzyılların toprak amaçlı genişleyen Çarlık
Rusya’sı, 20. yüzyılda ideolojik amaçlı olarak Batı ile arasına tampon kurmak
için Balkanlara nüfuz ederken, Soğuk Savaş sonrası, özellikle de 21. yüzyılda,
sahip olduğu enerji kaynaklarının mevcut pazarlara aktarılması için söz konu
bölgeye büyük ilgi duymaktadır. Balkanlar aynı zamanda Rusya için, Ukrayna
üzerinden geçirmek zorunda olduğu petrol ve doğalgaz boru hatlarına alternatif
bir güzergâh oluşturması açısından oldukça stratejik bir bölgedir. Buna karşın
Balkanlardaki haklarla tarihi, kültürel ve dini bağları olan Türkiye, söz
konusu halklarla yeni yüzyılda da kültürel bağlarını arttırmalı, bu bağları
ekonomik işbirliği antlaşmalarıyla, Rusya’nın da bölgedeki stratejik
hedeflerini dikkate alarak güçlendirmelidir.
[1] Meydana gelen olaylardan dolayı “barut fıçısı” deyimi ile anılan bir coğrafya olduğu da
unutulmamalıdır.
[2]
Yerkürenin ticari merkezinin Asya’ya kayması sebebiyle bu cümledeki modern dünyanın
eski ticaret merkezi ifadesi ile dünyanın eski ticari merkezi “Avrupa”
kastedilmektedir.
[3] “Yeni
özgür” ifadesi
ile Sovyetler Birliği ve Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin dağılması sonucu
Baltık ve Adriyatik Denizi kıyılarında kurulan ve Batı kültürünün yeni
parçalarını oluşturan özgür yeni cumhuriyetler kastedilmektedir.
[4] Bu,
Tito ile Stalin’in o dönemde arasını açan bir diğer sebeptir. Çünkü Balkanlarda
bölücü bir politika izleyen Stalin, uyguladığı bu politika ile Tito’nun
bütünleşme çabalarını sekteye uğratıyordu.
[5] Stalin,
Balkan bölgesine daha rahat nüfuz edebilmek için Yugoslav lider Tito’yu
koltuğunda etmek istese de, halk nezdindeki saygınlığı nedeniyle bunu
başaramamıştır.
[6] Söz
konusu ifade uluslararası ilişkiler literatürüne aittir ve Türkçe “güç gösteri” anlamına gelmektedir.
[7] Bu
ülkelerin Türk ve Müslüman unsurlar barındırması tabii ki de bir diğer ana
sebeptir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder