15 Mart 2012 Perşembe

Balkanlar, Osmanlı Bakiyesi Türkiye ve Yeni Rusya

Bazı akademisyenlere göre Balkanlar, tarihin her döneminde, barındırdığı jeo-stratejik konumla, dünya siyasetini şekillendirmek isteyen her gücün üzerinde konakladığı coğrafyalardan biridir[1]. Yine bazı akademisyenlere göre Balkanlar, Rusya’yı modern dünyanın eski ticaret merkezine[2] bağlayan, Karadeniz ile Akdeniz’e komşu olan, savaşlar sırasında üzerindeki halkların kanlarını bu denizlere akıtan, bahtı kara yeni özgür[3] yarımadadır. Rus jeopolitikçilerine göreyse Balkanlar, Soğuk Savaş’ın sonra erdiği fakat Soğuk Savaş’ın sıfır toplamlı tarih anlayışının gizliden gizliye sürdürüldüğü bir yerkürede Batı’dan, modern dünyanın eski merkezinden gelecek olası tehditlerin önalınmasını sağlayacak geniş bir siperdir. Küçük çaplı ve düşük yoğunluklu çatışmalar içinse arkasına saklanılacak minyatür bir barikat. Kaldı ki, savaş çanlarının her an ses verdiği bugün de, söz konusu bölge bu özelliğini korumaktadır. Lakin diğer özellikleri bir yana, sadece bu özelliği nedeni ile bu bölge, yirminci yüzyılın son on yılında kan ve gözyaşı ile sulanmıştır.

Belki yakın dönem olması sebebiyle Almanya, İtalya ve Japonya dünya ölçeğinde “merkezi devletler” olarak bilinir ama Balkanların asıl merkezi devletleri neredeyse iki yüzyıl boyunca İngiltere, Fransa ve henüz Sovyet olmayan Rusya olmuştur. Çünkü birbirleriyle mücadele ederek ortak iyiye hizmet ettiklerini kendilerine dikta ettiren kapitalist felsefenin gelişmesi ile beraber yeni pazar arayışına çıkan, bu amaçla, Japonya da dâhil olmak üzere, Osmanlı’dan Çin’e kadar büyük küçük tüm ulusları birer pazar haline getiren asıl ülkeler bunlardır. Hatta sırf bu yüzden, henüz “milliyet” kavramı ile tanışmamış Balkan halklarını, yolladıkları misyonerler aracılığıyla bölmüş, savaşa tutuşturmuş ve kendi çıkar ve arzuları doğrultusunda bu bölgeyi şekillendirmişlerdir.

Bu ülkelerden Rusya için, Hıristiyan ve Slav olan halkları bir çatı altında Balkanlar yarımadasında toplamak ta imparatorluk döneminden beri en büyük hayaldi. Daha sonra, Çift Başlı Kartal’ın sahip olduğu bu hayal, Panslavizm felsefesi ile ideolojik bir kılıfa büründü ve son yüzyılda bu ideoloji, sosyalist dünya görüşü ile kaplandı. Artık Rusya, Balkanların içlerine doğru nüfuz etmeye hazırdı. Önündeki tek büyük engel ise Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları’ndaki gibi imparatorluğun çok uluslu bir yapıdan müteşekkil olmasıydı. Bundan dolayı evde asimilasyon politikası ile toplumlardaki farklılıkları törpüleyen Sovyet Rusya, aralarına ayrılık sızan Balkan toplumlarını daha da ayrıştırmıştır[4]. Çünkü ancak bu sayede Balkanlar bölgesine daha kolay nüfuz edecektir.[5] Balkanlar bölgesindeki en büyük ütopya olan “Pax Sovietica” arayışları ise Gorbaçov ile sona ermiştir. Bundan sonra ise tarih, Doğu ve Batı Avrupa’nın yakınlaşmasına sahne olacaktır.

Soğuk Savaş sonrası Balkanlar bölgesinde, eski bloklar arasındaki sınırların yavaş yavaş ortadan kalkması ile birlikte merkezi Avrupa ülkelerinin de iştahı kabarmaya başlayacaktır. Bu kabaran iştah ise iki taraf arasındaki yakınlaşma hızını daha da arttıracaktır. Lakin yerkürede nasıl dünya kuzey ve güney olmak üzere ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan ikiye ayrılıyorsa; Balkan yarımadasındaki ülkeler de bu şekilde kısa süre içerisinde ikiye ayrılmaya başlayacaktır. Yarımadanın kuzey ülkeleri Batı Avrupa ile artan ticari ve teknolojik ilişkiler sayesinde nasıl gelişecek ise aradaki uzaklık nedeni ile bağları her iki taraftan da kopan yarımadanın güney ülkeleri aynı şekilde uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başlayacak ve kendilerini büyük bir boşlukta hissedeceklerdir. Bu sefer destek verecek eski yoldaş (Sovyet Rusya) da yoktur yanlarında. Ne yazık ki Balkan yarımadasının yeni çocuklarınca sergilenen “tours de force[6]” kısa sürmüştür.

Lakin Soğuk Savaş’ın statik yapısının sona ermesi ve küreselleşen ve hızla değişen dünyanın içinde bulunan uluslararası sistemin dinamik bir hal almasına “Osmanlı bakiyesi” Türkiye’nin duyarsız kalması beklenemezdi. Nitekim de öyle oldu. Bu açıdan Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında Balkanlar, Türkiye’nin kısmi anlamda önem verdiği ve kısmi olarak bazı gelişmelere müdahil olduğu alanlardan biri haline gelmiştir. Örneğin, başlarda Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün desteklenmesini resmi devlet politikasının Balkan ayağının ana iskeleti haline getiren Türkiye, söz konusu cumhuriyetin dağılmaktan kurtulmasının imkânsız olduğunu anlamasından sonra söz konusu coğrafyada yer alan Türklerin ve Müslümanların haklarını koruma altına almaya yönelik politikalara yönelmiştir. Fakat her zamanki gibi bunda da tek bırakılmamış, Rusya, İngiltere, ABD ve ABD’nin kucağında büyüyen Almanya gibi diğer büyük güçler de bölgedeki çeşitli kesimleri desteklemeye başlamıştır.

Hatta o dönemde, Türkiye henüz “yabancılaştırmadan uzaklaşma” kavramı ile tanışmamış olduğundan ve çeşitli sebeplerle Yunanistan’ı kendisine düşman olarak gördüğünden dolayı Yunanistan ile sorunları olan Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Makedonya gibi ülkelerle askeri işbirliği antlaşmaları imzalamıştır[7]. Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın hemen ardından, henüz rahat bir nefes bile almadan bölgeye yönelmesini sağlayan temel unsur ise Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman nüfusun Türkiye’de yer alan akrabalarının Türk hükümeti üzerinde yoğunlaşan lobivari baskılardır. Ayrıca bölgede art arda vuku bulan etnik ve dini çatışmaların bölgenin iki temel dinamiği olan Bulgaristan ve Yunanistan’a sirayet ederek, bölgede üçüncü bir Balkan Savaşı’nın çıkması şüphesi de o dönem Türk hükümeti üzerinde itici bir güç oluşturmuştur.

18. ve 19. yüzyılların toprak amaçlı genişleyen Çarlık Rusya’sı, 20. yüzyılda ideolojik amaçlı olarak Batı ile arasına tampon kurmak için Balkanlara nüfuz ederken, Soğuk Savaş sonrası, özellikle de 21. yüzyılda, sahip olduğu enerji kaynaklarının mevcut pazarlara aktarılması için söz konu bölgeye büyük ilgi duymaktadır. Balkanlar aynı zamanda Rusya için, Ukrayna üzerinden geçirmek zorunda olduğu petrol ve doğalgaz boru hatlarına alternatif bir güzergâh oluşturması açısından oldukça stratejik bir bölgedir. Buna karşın Balkanlardaki haklarla tarihi, kültürel ve dini bağları olan Türkiye, söz konusu halklarla yeni yüzyılda da kültürel bağlarını arttırmalı, bu bağları ekonomik işbirliği antlaşmalarıyla, Rusya’nın da bölgedeki stratejik hedeflerini dikkate alarak güçlendirmelidir.


[1] Meydana gelen olaylardan dolayı “barut fıçısı” deyimi ile anılan bir coğrafya olduğu da unutulmamalıdır.
[2] Yerkürenin ticari merkezinin Asya’ya kayması sebebiyle bu cümledeki modern dünyanın eski ticaret merkezi ifadesi ile dünyanın eski ticari merkezi Avrupa kastedilmektedir.
[3] Yeni özgür ifadesi ile Sovyetler Birliği ve Eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nin dağılması sonucu Baltık ve Adriyatik Denizi kıyılarında kurulan ve Batı kültürünün yeni parçalarını oluşturan özgür yeni cumhuriyetler kastedilmektedir.
[4] Bu, Tito ile Stalin’in o dönemde arasını açan bir diğer sebeptir. Çünkü Balkanlarda bölücü bir politika izleyen Stalin, uyguladığı bu politika ile Tito’nun bütünleşme çabalarını sekteye uğratıyordu.
[5] Stalin, Balkan bölgesine daha rahat nüfuz edebilmek için Yugoslav lider Tito’yu koltuğunda etmek istese de, halk nezdindeki saygınlığı nedeniyle bunu başaramamıştır.
[6] Söz konusu ifade uluslararası ilişkiler literatürüne aittir ve Türkçe “güç gösteri” anlamına gelmektedir.
[7] Bu ülkelerin Türk ve Müslüman unsurlar barındırması tabii ki de bir diğer ana sebeptir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder